1 Haziran 2010 Salı

Bir Rüya


Geçen hafta bir gün rüyamda Michael Jackson'dım sanırım. "Thriller" konsept albümündeki şarkılara sırayla klip çekiyoduk, trip trip mekanlarda. Ama dans da etmiyodum. Ama Michael Jackson'dım sanırım.

Bu da böyle bir rüyamdır...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Topaç


Sevdicek topaç aldı bana bugün. Bir de ben "aaa sen bilir misin topaçlarııı?" diye artizlenirken hırt diye dolayıverdi ipini usulüne uygun bir şekilde. Vay anasını, döt oldum! Çoktandır da aklımdaydı da, bulup da alamıyordum. Gel gelelim topacı bulduk da, lan onu fırt diye rahatça atıcak yer yok. Nerde o eski çocukluklar be. Fırat gibi elde salçalı ekmekle sokakta volta atmacalar. "Yaşasın seksenleeeeeeğğğğrrr", "Ay lav doksaaaannnnsss", "leblebitozuuuuğğğ, çokameeeeğğğlll" salaklığında değildir bu serzenişim,. Sadece iki topaç atmak istiyorum. O kadar!

Öyleyken böyle işte, öhöm!

9 Mayıs 2010 Pazar

Ben mi kurtarıcam lan dünyayı


İlkokul 4'deyim, mahallede funda diye bi kız var. Bir de bunun uzatmalı sevgilisi var, adı şerif(isme dikkat!). Eleman mahallenin ağır psikopatı o zamanlar, uçanı kaçanı tokatlıyor, bizim aramızda bir sorun yok o ana kadar. Neyse bunlar ayrılmış sanırsam, kız geldi bana "arkadaşlık teklifi" yaptı. Biliyorsunuz eskiden öyle denirdi, arkadaşlık teklif edilirdi. O ne lan, arkadaşlık teklifi ne demek. Gerçi sabi sübyanız, sevgili desen de komik kaçıyor o çağlar için. Neyse ben de kabul ettim karpuz gibi, ulan ne diye teklif ediyorsun, şerif gelip ifadeni alacak? Ki o zamanlar cillop gibiyim, jenerasyonumun altın çocuğuyum şerefsizim, yakışıklılık desen bende, sarışınlık desen bende, nice kalpler kırma gönüllere ateş düşürme desen bende. Kızı da beğeniyor falan değilim ha, dur bir de biz tadına bakalım dedim herhal eki eki eki (ah ümit sen yok musun sen). Neysem efenim 1 gün oldu 2 gün oldu şeriften bana haber geldi, ümit yanıma bi uğrasın demiş. Bizim eski mahallede "tarla" diye tabir edilen genişmen bir yeşil alan var o sıralar, orada takılıyor şerif kırevi ile beraber. Kalktım gittim mecburen ama daha evdeyken dona doldurdum, öyle elim ayağım titriyor, öyle yusuf yusuf içindeyim. Hiç unutmuyorum, şerif yanında bi elemanla beraber, çimene, bir karınca yuvasının dibine çömmüşler, yuvadan çıkan karıncanın tutup kafasını kopartıyorlar. Kore korku sineması seti gibi, gerginlik, spikopatlık üst düzeyde. Kopan kafalardan gelen çıt çıt sesleri içerisinde yanlarına çömdüm ben de. Beraber uzaklara bakındık, yoldan gelen geçeni kestik. Sessizlik uzadıkça benim donlara doldurma olasılığım artıyor, çekilir çile değil bir durum yaşıyorum. Geril de geril, geril de geril. Sonra şerif "ümit o kızı bırakıcaksın, o benim sevgilim" dedi. Hiç tereddütsüz "peki abi" deyiverdim. Keyifler yerine geldi, karıncaların kafalar biraz daha koptu, hayat bayram oldu bir anda. Eve dönerken bi de meybuz çakmışım bakkaldan, oooh deyme keyfime. Ben mi kurtarıcam lan sanki dünyayı.

7 Mayıs 2010 Cuma

Bu aralar ne mi yapıyorum


Sabah(öğlen aslında) kalktım, annem mis gibi umaç çorbası yapmış onu içtim sevgili okur. Üstüne çay sigara. Ne zamandır yazmamışız samimi bir giriş yapiyim dedim. Bu aralar hayatım çok sıkıcı, firedinin kabusu gibi resmen, askere gidicez diye yine koyuverdik, bomboş takılıyoruz. Geçen izmire gittim, lordide takıldım, senceri egemeni falan gördüm. Toros gelcekti gelmedi sattı ibiş, aynı şekilde ilkay da. Canları sağolsun. Sonra neler oldu, Sezai Karakoç'a sardım, ilk dönem ikinci yeni zamanı kitapları fena geldi, üstüme çöktüler. İzmirden gelirken ağır beden işçisine benzeyen, saç sakalı birbirine karışmış 150 kiloluk bir adamla yanyana geldim. Ama herif acaip kibar çıktı, istanbul beyefendisi türkçesiyle konuştu, aklım çıktı şerefsizim. Şaşırtmaç oldum. Adam akıllı kilo almış 70li yıllardaki filmlerinde bol bol giydiği ağa/harami karışımı kıyafeti giyinmiş bir Erol Taş'ın Hakkı Devrim gibi konuştuğunu düşünün işte. Şimdi böyle anlattımı garip gelmedi ama garipti. Neyse izmir yolu çok bu arada, git git bitmiyor. Kuzenim samet yeni blog açmış bir arkadaşıyla, zeki çocuktur blogu da güzel. Okuyunuz: http://muttleyanddickdastardly.blogspot.com/. Ondan sonracıma ayşegül hanım kızıma "the şeyler" konsepti için bişeyler gnderdim. Elalem ne acaip incik boncuk doluşturmuş, aradım aradım bi bk bulamadım. Bi kitaplarım var bi optimus prime'ım lan benim, ne fakir ve renksiz bi adamım. Lordi misal, bi kuş boku koymadığı kalmış, ne varsa doldurmuş. O ne lan lordi? Havan kime adamım? Öhöm. Neyse portakal yerini çaya bıraktı, çay içip sigara tüttürüyorum evde, hep bunu yapıyorum. Çay biliyorsunuz harareti alır. Sigara ise, bildiğiniz gibi, canınıza kıyar. Gürbüzlüğü de alır. İyidir sigara yahu.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Sorununuz varsa bu fotodakini kullanın


Geçen gün mecidiyeköyden ömerlerden eve dönüyorum. Ömerler kim derseniz, ömerler işte. Ömer, emir ve nihan. Bi de yeni kedi almışlar ismi loki, hayatımda böyle uysal sevimli kedi görmedim. Kedi dediğin aksi gergin bir hayvandır, cırar durduk yere, paso yemek ister, bu hiç böyle değil valla. Bir de anneleri var derya abla. Ömerler bunlar yani. Neyse bunlardan dönüyorum ama neyle, şu iki katlı ingiliz otobislerine benzeyen ama onlardan olmayan otobüsler var ya onlarla. Çıktım üst kattayım, kitap okuyorum mizik dinliyorum, yanıma biri oturdu. Oturduğu gibi channel no:5 ile ter kokusu aynı anda geldi. Böyle iğrenç bir karışım olamaz, ya da olduysa ben tecrübe etmemişim. Sevgili bağyan okuyucularımız, burdan sizden bir dileğim var, lütfen ter kokmayın, kadına yakışmaz. Valla başka da isteğim yok lan, kokmayın yani ter mer. Kadın dediğin gül kokar bal kokar arkadaşım. Bir de üzerine parfüm sıkmış ki terle oluşturduğu karışım radyasyon yaydı şerefsizim otobüse. Karnımdan ayrı bir kol bacak çıkacak mutasyondan dolayı diye çok korktum aklım gitti, ağzıma burnuma titreme tik geldi. Sonra bişey olmadı tabi ben de unuttum teri meri, mis gibi fıstık gibi hayatıma geri döndüm. Neyse işte anlatacağım da bu kadardı zati. Size daha KOMİK ANI ile gelmek isterdim ama bugün güldürme değil düşündürme yazısı yazdım, topluma karşı sorumluluğumu yerime getireyim dedim. öptüm kib bye

16 Nisan 2010 Cuma

Basçı falan...

Bir basçım vardı lisede. Fena adamdı. "Nothing Else Matters" çalaren bile delirtirdi bizi. En son ""so close no matter how far" bölümünden sonraki "dıdıdın"ı yap, gerisine elleşme dedik. o "dıdıdın"ı bile değişik yerlerde yaptı durdu. Hatta her gördüğümde "şurda çalıyom, burda çaldım" diye birton konuşur da. Ve harbiden de çalmış falan ha, ufak da olsa gerçek payı var anlattıklarında. Ve eminim şu adam gibidir şuan;



Ahhahahha, harbi o lan bu...

Hayat pek bir garip...

2 Nisan 2010 Cuma

Bir sınav günü


O gün açıköüretim sınavlarım vardı ve erkenden kalkmıştık. Daha doğrusu ben uyumamıştım, annem de o pazar çalışaçaktı, peder bey ikimizi de götürecekti. İki yer de Alsancak'taydı, araları arabayla 5 dakikaydı. Okadar rahat başladık ki güne, rahat rahat yetişiriz ederiz diye. Sonra ne mi oldu? Bizim emektar araba tekledi. Hadi bakalım bir saat onla uğraş, valideyi götür, sonra zar zor benim sınava yetişmece. Gerçi yine 15 dakika vardı sınava, Alsancak Cami durağından Gazi İlköğretim okuluna doğru yürüdüm, sınav oradaydı. Zaten enteresan bir gündü ve buna çok daha trip bir olay eklendi. Arabasını Sevinç pastanesinin karşısına çekip uyumuş bir taksici, ve arabadan şu sesler geliyor;

"and if the dam breaks open many years too soon and if there is no room upon the hill and if your head explodes with dark forebodings too i'll see you on the dark side of the moon..."

"Pink Floyd - Brain Damage" çalıyor len takside bangır bangır. Demıc'ın Allahını yiyorum orda ayak üstü. "Ne olduk lan?" diye gözlerimi ovuştura ovuştura okula varıyorum, bir de çay patlatıyorum cigaraylan. Baktım ki kalmış 5 dakika. Hiç de huyum değildir tuvalete girmek falan sınavlardan evel. Hani millet olmasa bile girer ya ne olur ne olmaz diye. Girdim busefer. Kapi da bozukmuş, kilitli kaldım mı? Belli ki o kapı daha evel başkalarını da mağdur bırakmış, darbeli inceden. Darbeli yerden o pvc kapıyı resmen yararak dışarı çıktım, ama bi 10 dakika falan sürdü, yardım edecek kimse de yoktu o sırada. Tam kurtuldum diye seviniyorum ki bir baktım heryerim kan. Çalışma kağıtlarım, beyaz tişörtüm, şu, bu. Elim kesilmiş fena, haberim de yok. Yıkıyorum, ediyorum, kantinden yara bandı alıyorum falan, sonra birden sinirlenip görevli polislere patlıyorum bağıra bağıra; "ya bu nasıl kapı arkadaş, yapçağınız kapıyı, hayatım skldi be..." falan. 2 genç polis fazla renk vermiyor, anlıyorlar can havlimi, ki benim için hayırlı oluyor. Sonra düşünüyorum; "len adamlarla ne alakası var?". Sonra kendimi sınıfa atıyorum, sınav 15 dakika evel başlamış. Elim, kolum, üstüm, başım kan. Görevli hoca dehşete kapılıyor ama o da renk vermiyor fazla, ses etmiyor. Sınav cevap kağıdım falan full kan oldu amk. Bir buçuk saatlik sınavı 25 dakkada bitirip çıkıyorum, sokaktaki insanlar tip tip bana bakıyor. Katil gibiyim falan, kanlar içinde. Öyleyken böyle işte...

Geçtim olm o derslerden, çok acaip. Sınav kağıdındaki kanı bir mesaj gibi algıladılar sanırım. Kredi Yurtlar Vadisi!

31 Mart 2010 Çarşamba

galoş


Evdeyim, dişimi çektirmişim, dilimi o dişten arda kalan boşluğa sokup sokup garip bir haz almaktayım. Facebook u bir açtım eski bir sevgilimden mesaj gelmiş. Hayvanlar gibi bağrışıp ayrılmamış mıydık lan biz? Kibar kibar mezun olduğum için sevindiğini falan söylemiş. Bir an çok anlamsız geldi sonra gelmedi cevap yazdım. Neler oluyor şu hayatta ya.

Dişimi çektirdikten sonra çenemdeki ağır narkozla sarhoş gibi çıktım bugün, yolu yarıladım eve dönüyorum. Bir ara ayakkabılarımla göz göze geldik, dişçide ayağıma taktığım galoşlar hala ayağımdaymış. 200 metre ayakta galoşla yürüdüm yani. Bu ne mallık lan böyle? Şimdi ben bu eski sevgiliyle de yeniden takılırım ha. Kendimi kontrol edemiyorum bütün cinler tepemde diyerek yazıyı bitiriyorum.

30 Mart 2010 Salı

Renki civciv


(resimde fotoşop yoktur)

Alttaki muhabbetten geldi aklıma. Şu kocaman hayatımdaki en büyük ukdelerimden biri; Renkli civciv! Moda olduğunda eşek kadar adamdım, porno morno izliyodum, arabayı kaçırıp Çeşme'ye gidiyodum. Bi alıp da besleyemedim, pazarda annemle dolaşırken hep ağlamaklı baktım yerdeki karton kolilere. Bu açlık bilinç altıma öyle fena kazınmış ki, renkli saçlı hatuna direk yürürüm. Öyle de bir huyum var. Hele bir de "olm onları daha yumurtadayken boya aşılayıp yapıyolarmış" efsanesi olayı benim için daha bilimsel, daha esrarengiz, daha ulaşılmaz kıldı. Ve şuana kadar hiç renkli tavuk görmediğime göre alayı öldüler. Pembe "Hot Wings" falan da enteresan olurdu. Kaçtım...

Kaplan gerçeği


(fotoğrafı okşarsanız büyür)

Yıllardır turuncu gördüğümüz kaplanlar meğersem soluk sarı ile kahverengi arası bir renkmiş. Fotoşopta match colordan color intensitynin dibine verince turuncu oluyomuş. Bir yaşıma daha girdim. Bu fotoğrafı da ben çektim ama, o kaplan bok rengiydi bildiğin. Hayal kırıklığı. Çok üzüldüm lan.

O değil de, Adnan Polat'ın ten rengini hiçbi program değiştirmiyo ve bir benzeri de yok. Hani damara pır diye vurursun ya orta parmağın eklem yerini sivriltip. Birden bire kara, mor, yeşil, sarı arası bi çürüme olur. Adamın teni o renk. Bu konuyla ne alakası var hiç anlamadım gerçi. Kızlar da beni anlamadı zaten hiç. Sevgiler...

29 Mart 2010 Pazartesi

EMEKLİ35


Fotoğrafçılık sanattır yahut değildir mevzusuna girmicem. Kimisi sanat, kimisi değil. Ama enazından benim gibi işin ekmeğine koşma amaçlı bile yapsanız, bu işin estetik yönüne önem vermek gerekir. Bu estetiğe herşey dahil; fotoğrafı düzenleme, sunma, isim koyma ve en önemlilerinden birisi de güzel bir nick. Bu iş ya sanatçı ruhlu adam işidir, ya da daha evel de söylediğim gibi; sanat ayağına tribe girip işin ekmeğine yol almak niyetinde adamların işidir. Lakin dün bir fotoğraf sitesinde, ki bu bahsettiğim tiplerin en bol olduğu sitede "EMEKLİ35" nickli bir ablacığa rastladım. Bağ-Kur forumuna emeklilik primi mevzuları için ayak üstü üye olup işini hallettikten sonra uğramayan İzmir'li bir amca nicki bu resmen. Bu olayı da direk Toros beye ilettim tabi, ağzımda bakla ıslanmaz bu konularda. Ve bugün günün fotoğrafçısı oldu o ablacığımız binlerce üye içerisinden. İbo'nun selamı tamam, Çetin Çiftçioğlu arkadaş olarak ekledi desen O'na da eyvallah da, ya bu? Bence Lost'tan daha gizemli bir adamım. Ama olsun, kızlar sever gizemli adamları. Ekmeği bol...

Resim de DHA'nın "ÜNLÜ ROCK YILDIZI ROD STEWARD RESMEN EMEKLİ OLDU" habrinden alıntıdır...

28 Mart 2010 Pazar

Dişimle kavgalıyım


Ne derler bilirsiniz, diş ağrısı ölüm çağrısı gibidir. O denli acılıdır yani. Yok lan şimdi götümden uydurdum aslında ama kafiyeyi oturtunca oldu. Neyse. Derdimi anladınız, diş ağrısı çekiyorum. Hem de öküz bağırtan, dana geğirten cinsinden, kabir azabını yaşarken çekiyorum resmen. Sabahtan beri yüzüm gülmedi anasını satiyim. Evde alkol yok, kolonya bastım, üstüne kola içtim, soğuk su vurdum, üstünde aspirin ufaladım, uyuyayım da geçer dedim, yok ulan geçmedi. Bu manasız, mantık dışı acıyı çekmek zorundayım yani. Alnımda 3. gözüm çıkacak, hidayete ericem yakında, öyle çile çektirdi ibne diş. Neyse bir sigara içeyim de içindeki toksinler boklar püsürler dişe etki etsin, mikropları öldürsün. Ya da öyle ummayı çok sevdim şu anda. Umdum.

26 Mart 2010 Cuma

Lambo görünümlü Kartal


Şu fotoğrafı da çekmek nasip oldu ya, başka da birşey demem. Doğan görünümlü Şahin de kesmiyor artık insanları, Lambo görünümlü Kartal furyası başlıyor. Gerçi kapıdan eğilerek geçiliyor içeri, ve menteşeleri paslı demirden yapmışlar ama, olsun. West Coast Customs bi Land Rover'a bu kapıdan yapçam diye kıçını yırttıydı. Bunlar bi canavar taşı, bi kaynak, bi de çekiçle kısmen yapmış. Tebrik ediyorum kendilerini, efsane bir an yarattıkları için de teşekkür ediyorum. Allah tepenizden baksın...

para


"Para dediğin ne ola?" diyince "mor başlı bir sopa" diyesim geldi hemencecik. Para ne lan? Mına ırzına koyam bu lidyalıların, hani bir reklam var ya; şafak sezer, 10 tavul al 10 kilo pirinç ver falan diyo. Olm öyle daha iyiymiş lan. Şimdi benim elimde para yerine tavuk olsaydı yımırtlardı, ordan da ek gelir gelirdi misal. Koyun kuzu olsa eti sütü var, kaat parçasına tamah olmazdım. Faiz yemiş olurdum bankaya yatırmadan davuğu, guzuyu. Sonra elimdeki para bin tane insanın cebinden pis elinden çıkıyo da bana geliyo. Ne pis iş. Herkes hijyen kurallarına çok dikkat ediyor da iş paraya geldim miydi ne üdüğü belirsiz parayı eller diller. Niye çünkim para. Ayrıca bunun sahtesi de var. Düşünün koyunun sahtesi olur mu? Olmaz koyun koyundur her daim. Ama paranın resimde olduğu gibi sahtesi de var. Üzerindeki insan resmine dikkatinizi çekmek isterim ayrıca, bari eli kalem tutan bişeyler çizebilen birine çizdirin lan o resmi. Sahte de bu kadar mı kolpa olur yani ahahahaha. Neysem bu dünyada herşey para olmuş azizim kısaca. Hala herşeyin adına "para" denilen bir dalgamotorla halledilmesi bana çok garip geliyor yeminlen. Şu aralar işsizim güçsüzüm parasızım ya ordan hallendim. Yoksa her insan evladı gibi ben de paranın köpeğiyim he. Yok diye atarlanıyorum yani. Kafayı bulandırıp kaçayım. Çav çav

25 Mart 2010 Perşembe

İzmir


Daha önce de söylediğim gibi, izmirde çok acaip bir sene yaşadım. Ne mevzular ne olaylar geçti. Onları anlatmayı lordi ye bırakıyorum, onun hafıza benden iyidir. Ben ise izmiri anlatıcam. Dışarıdan gelmiş biri için izmiri. Tabi bir de 17 yaşında bir kezban olarak gittiğim izmiri.

İzmire gitmemin tek nedeni beni dersaneye göndermeyen annemle babama artizlik yapmaktı. Baktım iki yıllık miki yıllık gidebiliyorum, siz daha iyi bir yer istemiyorsanız ben hiç istemiyorum diye kendimce atarlandım, buğuz yaptım. Bastım gittim kimseyi dinlemedim öyle ergenim o zamanlar. 17 yaşındayım, az biraz müizk dinlemişim, serter bağcan marka elektro gitarım falan var. Oraları da yıkarım diye gittim surata cumshotla geri döndüm.

İzmir çok acaipti. Ben yarı gebze yarı istanbul çocuğuyum, izmir çok acaip geldi. Simitin adı gevrek biliyorsunuz orda. Çekirdeğe çiğdem diyorlar hatta. Baya mala bağlamış insanlar. Hatta olm buna niye çekirdek demiyosunuz lan dediğimde siz niye buna çiğdem demiyosunuz derlerdi. Öyle götü kalkmış bir halktı bu izmir halkı. Sonra çok rahatlardı, kimse kimseye karışmıyodu, kimse kimsye bakmıyodu bile sokaklarda. Oysa ki ben gebze çocuğuyum, sokakta birbirini kesmeler, "ne bakıyon kardeş" ler falan şanındandır yani buranın. İzmirde kızlar mini etekle falan cıbıldak geziyordu kimse dönüp bakmıyordu. Bakan da benim gibi dışardan gelmiş öğrenciler oluyordu zati. İstanbula ayak basmış şener şen eşkiyası gibi olmuştum.

Bizim izmirli bi ufuk vardı sınıfta, bi gün beden dersi ncesi giyiniyoruz soyunma odasında, adam herşeyini çıkardı, dal daşak kaldı, takılıyo öyle ortamda. Ben üstümdeki aşortmanı çıkarırken türbanlı hesabı havlu bağlıyorum, adam davut heykeli gibi geziyordu. Şaşkınlığımın bini bir para oldu, kendimden başka malafat görmekten oropsuya dndüm. Her beden dersi izmirliler hoppa diye dal daşak kalırlardı. Hatta bi gün doğulu bir kırmanço arkadaş artizlik yaptıydı da aşağı almıştık. Falan fişmekan.

Kemeraltı diye bir mekan var orda, 7/24 pazar hesabı. Konakta hem de merkezde. Oraya giderdik, aşortman falan bakardık. O ne lan şehir merkezinde full time pazar. Bu ne çingenlik böyle.

Kıbrıs şehitleri isimli sokakları da istiklal caddesi özentiliğinden başka bişey değil bak söyliyim. Bi sokağımız olsun çok fena olsun diye ağızdan ağıza yayılmış resmen, hesaplı kitaplı iş yani. Ama istiklal kadar renkli değildi. O sokakta bir betona batma anım da vardır onu da anlatayım yeri gelmişken.

Bi gün dedik ki bara gidek de eğlenek. Bastık gittik kıbrıs şehitleri caddesine, o zaman da taze beton dökülmüş caddenin ortasına. Ama kurumuş gibiydi lan yeminle. Kenarlarda insanlar sıkışmış yürürken ben ortaya bastım, hop diye betona daldım. Ama nasıl bir kafadaysam bastığım gibi çıkmadım betondan, karşıya kadar yürüdüm, cup cup bata çıka betonda ilerledim yani. Heralde aklımı yitirdim o an, yoksa çok saçma yani. Sonra çıktım bi şekilde ayaklar direkt beton olmuş. Az sonra bara gittiğimizde bara da giremedim zaten, daha 18 ime girememiştim çünkü. Fakat diğerleri "hadi abi biz giriyoruz" diye içeri girdiler. Tek başıma yürüye yürüye konağa döndüm. Bu sırada ayakkabılar amele ayakkabısından halliceydi tabi. Harç karsam öyle olmazdı lan.

İzmirde inciraltında, bornovada ve bucada kaldım. Bornova çok skik bi yerdi, sessiz sakin hiç sevmedim. Orda büyük park küçük park diye iki mekan vardı, bornovayı ikiye ayırıyordu. O ne lan, bu mu sizin yaratıcılığınız? Hay allahım sinirlendim bak şimdi. Bucayı sevdim ama, sevimliydi. Herkes birbirini tanıyodu lan o çok acaipti. İzmirde yerellik o bakımdan iyidir yani. Şimdi nasıl bilmiyorum gerçi.

Alsncakdan 40 liraya bas gitar almışlığım var ayrıca. İlk yapılmış bas olabilir öyle eskiydi. Üüzerinden at geçmiş gibiydi resmen.

İzmir güzeldi kısaca. Başka bir yer gibi, türkiyeye benzemiyor pek. Ne güzel lan ilginç bir yer işte. Bunlar da lazım. Daha anlatırız izmir falan sayfa beleş ne de olsa. Şimdilik yeter

24 Mart 2010 Çarşamba

Feridun Bitir'le kısa bir Şirinyer macerası...


Sene ya 2003 ya da 2004, 2002 olma ihtimali çok ufak, 2005 ise minicik bi ihtimal. Ama yok yok, 2002de zaten Horel İzmir'deydi, ozaman olsa o da bilir falan. 2005 de değil kesin yahu, 2003 yada 2004. Her ne tarrağımsa...

Şirinyer'in Forbes mekanında o meşhur Sevgi Yolu'nda yürürken bir telefoncu dükkanının önündeki kaldırımda yahut giriş merdiveninde otururken görüyorum. Gidiyorum yanına, "hayırdır? telefon işine mi girdin, yırttın mı? ne işin var burda?" diyorum. "Esas senin ne işin var burda, ben Şirinyerliyim olm" diyor bana.

Bu da böyle bir anımdır işte, fazla kıllatmaya gerek yok...

Günlük


Birşeyler karalıyım diye sayfayı açtım. Şu anda ne yazıcağımı bilmiyorum. Sanki zoraki günlük tutuyorum anasını satiyim. Zoraki nasıl günlük tutulur diye sormayın, 26 senelik ömrümün tatbiki 10 senesi günlük tutmak istemekle geçti. Filmlerde falan grüyordum, gevur çocukları günlük tutuyorlardı, günlükleriyle bir cankuş bir kanka olmuşlardı. O gün ne oluyorsa yazıyorlardı oraya, sonra noluyordu dertleri tasaları çözülüyordu anasını satiyim. Tabi günlüğe yazdı diye çözülmüyordu da, film icabı çözülüyordu. Ama ben çok özeniyordum işte, başıma bi bok gelsin günlüğe yazayım, sonra o dert geçince okuyup "vay anasını ne günlerdi, ama ben bunu da atlatmayı bildim" diyeyim istiyordum. Baya gevur özentisi, amerikan köpeğiydim o zamanlar sevgili okur. Misal lisedeydim, büyük bir edebi özentiyle yazdığım o günlük yazılarının çok bir bok olduğunu sanıyordum. Oysa ki o zamanlar kara kitap attila ilhan şiirleri falan okumuşum, ordan burdan çarpıp döşüyordum. Üslubumu skeyim insan az biraz zgün olur. Neyse. Ha bir de o günlüğü sıra altında bırakıyordum, millet alıp okuyordu lan. Oraya yazmışım "ben şafağı seviyorum" diye, hop tüm okul duyuyordu. İngilizce örtmeni mehmet şerif bile duydu anasını satiyim. Derste benimle taşak geçiyordu ibne "vay ümit şafak mafak ne iş lan" diye. Yine de o günlüğün herkes tarafından okunmasına gık demiyordum. Sanıyordum ki herkes benim derdimi üzüntümü paylaşıyor. Baya maldım yani. Asl büyük darbe evimden, ocağımdan geldi: Abim bir gün günlüğü bulmuş, anneme falan bile okumuş. Eve bir geldim elde benim günlük taşşağa sarmış beni çoktan. Rezik kepaze alemin ibişi oldum. Oysa ki gevur filmlerinde böyle omuyordu, herkes diğerinin aşkına kılına tüyüne saygı gösteriyordu. Anlamıştım ki o filmlerle bu hayat farklı.

Neyse işte sonra da günlük tutmaya çok çalıştım. Hep de baya anlamsız geldi, ama zorladım. Var ya 3-4 sene önce bıraktım ha inanmazsınız. Kendimle barıştım o zamanlar heralde. Yeter lan dedim ben michigan high school öğrencisi jonathan mıyım. Bu ne beyhude çaba be arkadaş.

Gerçi ünlü falan bir insan olsam iyi birşey günlük. Ama ben evde sigara içip portakal yiyen bir insanım. N eyazıcam günlüğüme "bugün de kısa lark içip portakal yedim" mi yazcam. Gerkesiz yani

18 Mart 2010 Perşembe

Çetin Çiftçioğlu beni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi?!?!


Alttaki anının bir ay öncesi de bu gelişme yaşandı. ... "ve bu hayatın sonu 'herşey bir şakaydı' olacak. Tanrı ise Çetin Çiftçioğlu çıkacak. Kameraya el sallamayanı cehennemde yakacak..." yazdıydım iletime. Ki bu benim yaklaşık 15 yıldır inandığım bir felsefedir. Nerden buldun arkadaş? Bu da mı şaka? Büyük insandır gözümde her zaman, daha da büyüdü artık. Da, nolcak lan benim halim? Nolduk amk? En enteresan rüyalarımı da geçti hayatım! Hani o uzay boşluğundaki pembe karadelikler falan hikaye oldu...

Bitpazarı, İbo, Creative, Babutsa, Avira beşgeninde enteresan gelişmeler...


1 ay olmadı, enteresan 2 günü üstüste yaşamaca. Çankaya bitpazarına arkadaşla gidip mp3 çalar bakmaca. Esnafın ağzında habire İbo dolaşmaca. Tam bitpazarından çıkıcaz, bir mekanın önünde bir kalabalık. Noluyo diye bakmaca, İbo'yu görmece, İbo mekandan çıkmaca, "hulegalogulu" olaraktan gırtlaktan yanık sesiyle bişeyler demece. İbo'da tahminimizden çok daha kısa boy ve kocaman bi kafa olmaca. Biz siklemeyip ilerlemece. Buraya kadar herşey tamam. Tam sokaktan çıktık, yolun orta şeridindeyiz, diğer şeritteki arabaların da geçmesini bekliyoz, arkamızı döndük, İbo siyah bir Doblo'ya bindi. Ki Horel'e geçen sene "abi bundan alcam" dediimde "bakkal arabası olm o" deyip caydırmıştı beni. Bu da böyle bir anımdır. Neyse, bindi direksiyona, orda ona hediye edilen tespih bunun bilekte tabi. Yola çıkacak, durdu sokağın başında, biz de ona doğru dönüğüz o sırada, gözgöze geldik. Elini kaldırdı, asker selamına çevirdi, bir de korna çaldı bize, yoluna devam etti. Evet, İbo bana selam verdi. Bundan daha ötesi Sugababes'in kulak mememi emmesidir.

Neyse, bulduk o gün bi Creative. Bi gün sonra gelip aldık. Sıfır alet hem, gayet ucuza kıstırdık. İçine denemelik "Babutsa - Yanayım Yanayım" koymuşlar, enteresan. Eve geldik, onda da bir ton trojan çıktı. Avira bayram etti.


Bitpazarı'nda Doblo direksiyonundan İbo selamı ve sıfır mp3 çalardan trojanlı "yanayım yanayım". N'olduk lan?

14 Mart 2010 Pazar

Hotdog kazığı




Şu hotdog ekmeklerinin ısıtıldığı kızgın kazıkları "bu ne yahu" diye avuç dolusu tutup da elini yakan arkadaşımız da yok değil. Bu nasıl bi olay be?